Vincent van Gogh, doğayı gerçekte olduğu gibi resmetmek istemeyen ilk modern çağ ressamıdır. Van Gogh karşılaştığı manzaraları, o an ne hissediyorsa öyle çizer. Hislerini resmetme şekli de karmaşıklıktan epey uzaktır: Yıldızlı bir gecedeki duygularını anlatmak için sarı ve mavinin tonları ressama yeterli gelir. Akşamları uğradığı bir kafenin uyandırdığı hüznü resmetmek için çarpıcı kırmızı ve yeşiller kullanır. Bir tarlanın üzerinde uçan kargaların huzursuzluğunu anlatmak içinse siyah fırça darbeleri ona yeter de artar. Paul Klee rüyaların ressamıdır. Onun tablolarında gizemli, yalın ve zarif bir dünyayla karşılaşırız. Klee'nin dünyasında ormanlar, küçük mozaik taşlar gibi birleşerek büyür. Şehirler bir dama tahtasının üzerine inşa edilmiştir sanki. Bu dünyadaki çizgilerse, etrafta uçup duran kuşlar misali sürekli hareket ederler. Pablo Picasso, çığır açıcı Kübizm akımının ünlü yaratıcısıdır. Kübizm akımı, 20. yüzyılın başlarında Picasso ve arkadaşı Georges Braque'ın Paris'teki Trocadéro Müzesi'ne yaptıkları ziyaretin ardından ortaya çıkmıştır. Bu müzede hayatlarında ilk kez Afrika eserlerini gören Picasso ve arkadaşı şöyle düşünmüştü: "Ne kadar basit ama ne kadar da etkileyiciler!" Bu ilkel heykellere büyük hayranlık duyan Picasso, o gün şunu çok iyi anlamıştı: Bir nesneyi tasvir etmek için, onun bütün detaylarını çizmeye gerek yoktu. Sadece birkaç dikkat çekici detay seçmek ve onları en etkili şekilde çizmek yetiyordu.