Başımıza gelen her şeyin bu subliminal boyutları gündelik hayatımızda pek az rol oynuyor gibi görünebilir. Fakat bunlar âdeta bilinçli düşüncelerimizin görünmez kökleridir. Carl Jung Amerikalı filozof ve bilim adamı Charles Sanders Peirce, Haziran 1879’da buharlı bir gemiyle Boston’dan New York’a giderken, altın saati lüks kamarasından çalınmıştı. Peirce hırsızlığı gemi yönetimine bildirmiş ve geminin bütün mürettebatının güvertede dizilmesi için ısrar etmişti. Hepsini teker teker sorgulamış, ama bir sonuca ulaşamamıştı Peirce, kendinden emin bir şekilde şüpheliye yaklaşmış ama adam blöfünü görmüş ve bütün suçlamaları reddetmişti. İddiasını destekleyecek hiçbir kanıtı ve mantıklı gerekçesi olmayan Peirce’ın gemi limana yanaşana kadar yapabileceği bir şey yoktu. Gemi limana girdikten sonra, bir özel dedektiflik bürosuna giderek, konuyu araştırması için bir dedektif tuttu Peirce. Dedektif, Peirce’ın saatini ertesi gün bir rehinci dükkânında buldu. Peirce, dükkân sahibinden saati rehine koyan adamı tarif etmesini istedi. Peirce’a bakılırsa rehinci şüpheliyi “öylesine iyi tarif etti ki benim adam olduğu konusunda hiç şüphe kalmadı”… Peirce hırsızın kimliğini nasıl olup da doğru tahmin edebildiğini merak etti. Ve zihnin bilinçli düzeyinin altında çalışan bir tür içgüdüsel algının kendisine yol gösterdiği sonucuna vardı. Eğer bu hikâye yalnızca spekülasyonla sonuçlanmış olsaydı, bir bilim insanı, Peirce’ın açıklamalarını “küçük bir kuş söyledi” denilmesinden daha fazla inandırıcı bulmazdı. Fakat beş yıl sonra Peirce, ilkin fizyolog E. H. Weber’in 1843 yılında gerçekleştirdiği bir işlemi uyarlayarak, bilinçsiz algı konusundaki düşüncelerini laboratuvar deneyine dönüştürmeyi başardı. Weber, deneğin hissedebildiği en küçük ağırlık değişimini tespit edebilmek için, birbirinden çok az farklı ağırlıkları, deneğin teni üzerindeki bir noktaya koymuştu. Peirce ve ödüllü öğrencisi Joseph Jastrow tarafından gerçekleştirilen deneyde, araştırmanın deneklerine bu hissedilebilen en düşük ağırlıktan biraz daha düşük ağırlıktaki nesneler uygulanıyordu (aslına bakılırsa, bu denekler Peirce ve Jastrow’dan başkası değildi; deneyi birbirleri üzerinde yapıyorlardı). Daha sonra, ağırlıklar arasındaki farkı bilinçli olarak hissetmelerine olanak bulunmamasına rağmen, birbirlerinden en ağır cismin hangisi olduğunu belirlemeye çalışmalarını ve tahminlerinin ne isabetli olduğundan ne kadar emin olduklarını 0 ila 3 arasındaki bir ölçekte işaretlemelerini istediler. Doğal olarak, yaklaşık bütün tahminlerde iki adam da 0’ı işaretledi. Fakat tahminlerinin doğru olduğuna hiç güvenmemelerine rağmen, denemelerinin yüzde altmışından fazlasında, en ağır cismi tahmin etmeyi başarmışlardı ve bu şans eseri olamayacak kadar yüksek bir orandı. Daha sonra Peirce ve Jastrow deneyi başka içeriklerle sürdürdüler: Farklı derecede parlaklığı olan yüzeyleri ayırmak vb. gibi deneylerden de benzer sonuçlar elde ettiler: Bu sonuca ulaşmalarına olanak verecek bilgiye bilinç düzeyinde erişmeleri mümkün olmasa bile, cevabı genellikle doğru bir şekilde tahmin edebiliyorlardı. Bu bilinçsiz zihnin, bilinçli zihnin kaçırdığı bilgilere sahip olduğunun bilimsel yöntemlerle ilk gösterilişiydi. Peirce, daha sonra ipuçlarının bilinçsizce algılanması yeteneğini, kayda değer bir doğruluk derecesiyle “bir kuşun müziksel ve uçma yetenekleriyle kıyasladı ve tıpkı kuşların ötmesi ve uçması gibi, bu yeteneğin de bizim içgüdüsel güçlerimizin en yücesi olduğunu” söyledi. Kendisi başka yerlerde de bu yeteneğimizden “İçsel ışık… Öyle bir ışık ki o ışık olmaksızın, varlık mücadelesindeki kesin yetersizliği nedeniyle, insan ırkı çoktan ortadan kalkmış olurdu.” diye söz etti. Başka bir deyişle, bilinçdışının yaptığı işlev evrimsel hayatta kalma mekanizmamızın çok önemli bir parçasıdır. Aradan yüz yılı aşkın zaman geçtikten sonra, araştırma ve klinik psikologlar, artık hepimizin bilinçli düşünce ve duygularımıza paralel olarak devam eden ve onlar üzerinde belli bir doğruluk derecesiyle ölçmeyi becermeye henüz başlayabildiğimiz yollardan güçlü etkiler yapan, zengin ve etkin bir bilinçdışı hayatımız olduğu gerçeğinin farkına varmışlardır. Carl Jung şöyle yazar: “Bilinçli olarak farkına varmadığımız belli olaylar vardır; bunlar, deyim yerindeyse, bilinç eşiğinin altında kalırlar. Bunlar olmuştur, fakat subliminal olarak algılanmışlardır.” ... Kuantum mekaniği üzerine çalışmalarıyla da tanınan ABD’li fizikçi ve yazar Leonard Mlodinow (doğ. 1954), Teorik fizik doktorasını Berkeley Kaliforniya Üniversitesi'nde Max Planck Enstitüsü Alexander von Humbolt üyesi olarak aldı ve halen Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde öğretim görevlisidir. Özellikle Stephen Hawking ile birlikte yazdığı A Briefer History of Time ( Zamanın Daha Kısa Bir Tarihi) ve The Grand Design ( Büyük Tasarım) kitaplarıyla adından söz ettirdi ve eserleri birçok dile çevrildi. Star Trek: The Next Genaration ve MacGyver gibi popüler televizyon dizilerine bölümler yazdı. İnsan davranışlarının kökenlerini incelediği Subliminal: Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir? ve Duygusal: Duygular Düşünceyi Nasıl Şekillendirir? başlıkları Okuyan Us etiketiyle okuyucularla buluştu.